08 - 09 - 2001.  SOA 


Sonunda iki gündür ortalıkta kıyamet koparan fırtına ve elverişsiz hava şartlarının ardından sakin bir güne başlıyoruz. Deniz sanki dünkü hırçın deniz değil. Dalgalar tembel tembel kayalara vuruyor. Hayır, dün yaptıklarını affettirmek için adeta okşuyor.

Üç dalışsız geçen günden sonra herkeste bir heyecan var; yeniden çalışmaya başlayacağız! Kahvaltıyı, günlerin süratle kısalmasından dolayı her gün aynı saatte yapmamızdan artık sanki geceleyin kahvaltı ediyormuşuz gibi karanlık, ama kimsenin şikayet ettiği yok; herkes üzerine ineceğimiz yeni batığın heyecanını yaşıyor.

Bu gün artık Çakıl Burnu'na değil, tam ters istikamete yönelip, batı yönündeki batıklar üzerinde çalışacağız. İlk batığımız kamp yerine yakın. On beş dakika içinde batığın üzerine gelip, demirliyoruz. İki gün evvel denizin hışmına uğramış emekli sandalımız sahilden halatımızı almaya yardımcı olmak için yanımızda değil. Bugün onu kamp önünde yarı batık şekilde yanlız başına bırakıp geldik. Sandalı bilhassa tekneyi demirlerken sahilden halat almakta kullanıyorduk. Bağladığımız kayaların çoğunun dalgaların tesiriyle bıçak gibi keskin olmasından bu iş sandalsız çok zor yapılabiliyor. Her zor işi ekipten istemeden önce ilk benim yapma adetim olduğundan, ucunda zincir olan sahil halatını aldığım gibi atlıyorum suya. Allahtan su sıcacık. Kısa bir yüzüşten sonra gözüme kestirdiğim kayaya fazla zorluk çekmeden halatı bağlıyorum, Orkan katamarandan halatın boşunu alıyor, Zafer makineleri durduruyor, ve dalışa hazırız. 

Berta'nın sırtı ve kulağı ağrıdığından dalış ekibi dört kişiden oluşuyor bu gün: Bridget, Orkan, Gökhan ve ben. İlk dalışı Bridget ve ben, ikinci dalışı da Gökhan ve Orkan gerçekleştirecekler. Batığımız kayaların üstüne yayılmış durumda. Kayıtlarımızdan en üst noktasının 13, en derin noktasının da 26 metrede olduğunu öğreniyoruz. En azından 35 metre ve daha derin olan diğer batıklara oranla oldukça sığ. Dalışı 30 dakika olarak planlıyoruz ve başta Bridget olmak üzere tüm ekip seviniyor: Gemi üzerinde inceleme yapmaya bol bol vaktimiz olacak. Otların temizliğinden sonra bende görüntülememi rahat rahat yapabileceğim.

Gemi kalıntısı hem ilginç, hem yürekler acısı. İlginç, çünkü üzerinde beş ayrı çeşit amfora var ve bunlardan dördü tamamen orijinal, şimdiye kadar hiç bir benzerine rastlanmamış. Yürekler acısı, çünkü hem batığın sığlığından, hemde rahat bulunabilir bir yerde olmasından tamamen soyulmuş ve üzerinde tek bir sağlam amfora bile kalmamış. Biz yine de, kırıkta olsa, her şeyi en detaylı şekilde kaydedip batığı görüntüleyip arşivimize ekleyeceğiz.

İlk dalışta benimle olan Bridget batığın üstünden başlayıp kalıntıları bir bir inceleyip, otlardan arındırıp, ilginç olan parçaların üzerine görebilmem için küçük kırmızı işaret bayraklarını dikiyor. Ben de onu takiben, bazen onunla beraber kalıntıları görüntüleyerek kaydediyorum. 

Amforaların çoğunluğunun sadece gövdesinin üstü ve ağzı kalmış. İşin ilginç yanı, amforalardan bazılarının ağzındaki kapak hala yerinde duruyor. Muhtemelen gemideki amforalar içleri dolu olarak taşınıyordu ve kırılmalarına rağmen ağızlarını kapatan kapakları halen yerlerindeydi. Bazı amforaların içindeki belli belirsiz reçinenin karaltı halindeki izleri de gemi yükünün şarap olabileceğini belirtiyordu.

Amforaların yanında en ilginç buluntu, Bridget'in heyecan içinde bana gösterdiği küçük metal parçasıydı. İnceledikten sonra anladık ki, bu küçük bir parça kurşundu. İnce, takriben 4-5 mm. kalınlığında, plaka parçasıydı. Kıymeti kendi başına hiç yoktu ama bize kazandırdığı bilgi çok önemliydi: Gemimizin altı kurşun kaplıydı.

Akdeniz'de kayda geçen kurşun alt kaplamalı Geç Klasik Dönemden M.S. 2. yy. a kadar uzanan 60 tarihi gemi var. Anadolu sahillerinde bulunan kurşun kaplı gemi kaydı ise sadece iki. Bu sayı belki önümüzdeki yıllarda diğer batıklar üzerinde çalışmalarımızı arttırdıkça değişebilir. Helenistik dönemde gemilerin altının kurşunla kaplanması oldukça yaygınlaşmış olmasına rağmen, kurşunun tekne korumasındaki kullanımı bundan sonra ki dönemlerde azaldı. Kurşun hem tekneyi içten kemiren ağaç kurtlarının vurmasını önlüyor, hemde gemiye yapı olarak azda olsa bir güç kazandırıyor. Buna rağmen kullanımın azalması sebebi bilinmiyor.

Amfora ve testi kırıklarının izlerinin kaybolduğu kum sınırı başlangıcını ve erişte ile kaplı kum zemini de biraz inceledik, acaba kumların altında geminin bir kısmı gömülü olarak kalmış olabilir mi diye? Kayalık zeminin hemen bitiminde kumun içinde, eriştelerin arasında gizlenmiş bir çapa olması muhtemel demir parça kalıntısı dikkatimizi çekti. On metre kadar kuzeyde kesin çapa olduğu belli olan ikinci bir demir kalıntısı daha gözledik. Demir kalıntısı diyorum, çünkü demir malzemeler suyun altına indiklerinde çok kısa bir zaman içinde tamamen okside oluyorlar ve geriye sadece demir malzemenin şeklini ihtiva eden bir kabuk kalıyor. Bodrum Müzesi'nde teşhirde gördüğünüz demir malzemelerin hiç birisi demir değil; her biri yüzlerce yıl gemi battığı zaman kullanılmış demir bir aletin plastik örneği. Dolayısıyla önümüzde güçlü kuvvetli bir demir çapa olarak duran bu nesneler, vurunca çat diye kırılacak olan bir kalkerik kabuktan başka bir şey değil.

Yarın yine bu batığın üzerindeyiz. Rahatsızlığından dolayı dalamayan Berta bile ekibin heyecan içinde batığı konuşmasından sonra aniden iyileşiverdi, ve yarın dalabileceğini belirtti. Bakalım hep beraber neler bulacağız yarın